• GRTC

İran ve Dünya Raporu

En son güncellendiği tarih: 8 Kas 2019

Küresel Araştırma Düşünce Merkezi (GRTC))’’nin düzenlediği İkinci Bin Yıl Söyleşileri’nin ikinci ayağında “İran Ne Yapmak İstiyor?”” sorusuna cevap arandı.


İRAN NE YAPMAK İSTİYOR?



GRTC Küresel Araştırma Düşünce Merkezi 18/02/2017 Üsküdar

İkinci Bin Yıl Söyleşileri / İRAN

www.ikincibinyil.com

İkinci Bin Yıl Söyleşileri

TBMM İstanbul Milletvekili Metin KÜLÜNK Bey, düşünce kuruluşumuza ülkemizin geliştireceği uluslararası politikalara ışık tutmak üzere bazı konuları 2017 yılı ajandasında değerlendirmesini önermiştir.

Bu öneriyi dikkate alan Küresel Araştırma Düşünce Merkezi bu çalıştayları İkinci Bin Yıl Söyleşileri başlığı altında hayata geçirmektedir.

GRTC ilk olarak 21 Ocak 2017 tarihinde “Trump’la Dünya; Beklentiler ve Tahminler” çalıştayını gerçekleştirmiştir.

Elinizdeki bu çalışma ise ikinci olarak ele alınan “İran Ne Yapmak İstiyor” başlığına dair çalıştayda yapılan sunumlar sırasında alınan notları ve notların maddeleştirilmiş halini içermektedir.

Böyle bir çalışma dizisini kuruluşumuzun gündemine taşıyan Metin KÜLÜNK Bey’e Küresel Araştırma Düşünce Merkezi olarak teşekkür ederiz.



İçindekiler

İkinci Bin Yıl Söyleşileri.................................................... 1

İçindekiler ....................................................................... 2

Çalıştay Bilgileri ............................................................... 3

Sunumlardan Notlar ....................................................... 4

Çalıştayın Sonuç Maddeleri .......................................... 14



Çalıştay Bilgileri

Küresel Araştırma Düşünce Merkezi (GRTC)’nin düzenlediği İkinci Bin Yıl Söyleşileri’nin ikinci ayağında “İran Ne Yapmak İstiyor?” sorusuna cevap arandı.

GRTC İstanbul Ofis’inde 18 Şubat 2017 tarihinde saat 09:00- 18:30 arasında 10 sunumla gerçekleştirilen çalıştayda

Prof. Dr. Gülden AYMAN,

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ,

Prof. Dr. Özden Zeynep OKTAV,

Prof. Dr. Cengiz TOMAR,

Doç. Dr. Davut HUT,

Yrd. Doç. Dr. Cantürk CANER,

Yrd. Doç. Dr. Süleyman ELİK,

Yrd.Doç.Dr. Özlem Kayhan PUSANE

Dr. Bilgehan ALAGÖZ

değerli katkılarıyla bizlerle birlikte oldular. Değerli hocalarımıza katılım ve katkıları için teşekkür ederiz.

GRTC Genel Başkanı

Mustafa ÖNSAY


Sunumlardan Notlar

1- Süleyman Elik, açılış konuşmasında, bölgesel ve münhasır ülke çalışmalarında kavramsal ve odaksal çalışmaların eksikliğinden bahsetti. İran söz konusu olduğunda Türk-Fars ortak medeniyeti bağlamında ortak bir kültür mirası vardır. Bu mirasın bir kısmı yazılı bir kısmı ise, mimari alanlarda hala varlıklarını sürdürmektedir. İran’da bulunan kültür mirasının envanterinin çıkartılması ve muhafaza altına alınması ile ilgili stratejik aklın üretilmesi gerekiyor. Türk siyasal kültürünün bir parçası olarak, bu kültür ve mirasın yeniden yorumlanması ve kurgulanması yeni açılımlar sağlayacaktır. Elik, konuşmasında, “İran, bizim açımızdan İranlılara bırakılamayacak kadar mühim bir Türk kültür havzasıdır” ifadelerini kullanmıştır.

Yerli İran çalışanların az olması var olanlarının da ciddi bir İran lobisinin manipülasyona maruz kalması, İran’ın bölgesel, uluslararası ve yerel dinamikleri konusunda milli ve stratejik bir aklın üretilmesini önlemektedir. Elik, ABD’de 1800’in üzerinde düşünce kuruluşu bulunduğu fakat Türkiye’de bu rakamın çok düşük olduğundan nitelikli üretimlerin yapılmadığını söylemiştir.

Buna ek olarak, Cengiz Tomar Türkiye deki Think Tanklerin, olması gerekenin aksine, Tank Think şeklinde yürüdüğünü ifade etmiştir. GRTC’nin bu bağlamda akademi, siyaset yapıcıları ve toplum üçlemesini bir araya getirerek partiler üstü, özgür, yerli ve milli bir bilgi ve stratejinin üretilmesine katkı sağlayarak ciddi bir boşluğu dolduracağı katılımcılar tarafından vurgulanmıştır.


2- Gülden Ayman, “Uluslararası Sistem ve İran” başlıklı sunumunda “İran’ın Batı odaklı uluslararası sisteme bakış açısı, konusuna odaklanmıştır. Ayman, “İran’ın yaklaşımına göre, mevcut uluslararası sistemin, barışı tesis etmekten ziyade, yapısal şiddet ürettiğini” ifade etmiştir. İran, uluslararası sistemin adil olması gerektiği konusunda eleştiri getirmektedir. İran, kendisini sömürgeci Batı’ya karşı direniş cephesinin önderi olarak görmektedir.

İran dış politikasının rasyonel temelleri din anlayışından kaynaklanan realist yorumlara dayanmaktadır. Bu anlayış kavramsal olarak Daru’l Harp, Daru’l Kafir, Daru’l Ahd ile anlatılabilir. Dolayısıyla İran’ın Batı karşıtlığının rasyonel nedenlerinden biri, örneğin Saddam Hüseyin’e kimyasal silah temin etmesi gibi gerekçeleri vardır. Şiilikten gelen kurbanlık psikolojisi göre, İran kendisini hem Kurban olarak görmekte, hem de Kurban olanların temsilcisi olarak bir savunma söylemi sunmaktadır. Dolayısıyla, “İran’ın uluslararası topluma karşı kendisini ispat etme gibi bir yükümlülüğü yoktur.” Bundan dolayı İran, bölgede kendisini daha rahat hareket eden ve geniş bir hareket alanı olan bir aktör olarak görmektedir.

İran’ın nükleer silahlar konusunda eşitlikçi bir yaklaşımı vardır. Her ne kadar nükleer silahlar İslam dinine aykırı ise de, bu silahlar İran tarafından, milli güvenlik meselesi nedeniyle sahip olunması gereken silahlar olarak görülmektedir. Nükleer Silahların Sınırlandırılması antlaşmasına imza atan İran’a göre nükleer teknolojiye sahip olan ülkelerin, bu teknolojiye sahip olmayan fakat NPT’ye imza atan diğer ülkelere bu imkanı sağlama zorunluluğu vardır.

Thomas Schelling’in ileri sürdüğü nükleer teknolojiye ulaşmada izlenilen üç yöntem arzu edilen istek, zaman ve fark ile ilgilidir. Ayman’ın ifade ettiğine göre, nükleer silahlar sadece caydırıcı bir unsur değil, aynı zamanda, İsrail bağlamında, bir şemsiye olarak yapabilirlik ve serbestlik gibi imkanları sağlamaktadır. Dolayısıyla, İsrail bu güce sahip olduğunu her ne kadar nükleer müphemlik olarak sunsa da bölgedeki eylemlerinde ciddi bir serbestlik elde etmiştir. İran’ın nükleer silaha sahip olması durumunda bölgesel güç dengeleri değişecektir. Örneğin Türkiye ve diğer bölgesel güçler, NPT antlaşmasından çekilebilir. Dolayısıyla İran’ın etkisinin artması 2015 yılında ambargolar ile sınırlandırılmaya çalışılmıştır.

ABD önderliğindeki Irak işgalinin neticesi, meşru şiddetin tekelini bozmuştur. Devlet dışı aktörlerin devreye girmesi nedeniyle, bölgesel aktörler kendi başının çaresine bakma durumunda kalmıştır. İŞİD’in ortaya çıkmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ayman İŞİD’in ortadan kalkması ile bütün bu farklılıkların ortadan kalkacağını ifade etmiştir. Bunun sonucu olarak da, İran’ın bölgedeki etkisi azalacaktır. İran kendisini bölgede ezilenlerin sesi olarak sunmaktadır. Bunu da milli çıkarlarının ve milli güvenliğinin gereği olarak ön cephede olmayı, ülke dışında mücadele etmeyi zorunluluk


olarak görmesi ile izah edebilirz. İran karşılılık esasına göre hareket etmektedir. İran’da kendi içinde farklılıkları saklayan, yekpare hareket eden, bir karar verme ve kriz yönetimi pratiğini uygulayacak bir devlet mekanizması vardır. Fakat İran’ın Ortadoğu’da yürüttüğü mezalimler nedeniyle, İran’a karşı düşmanlık artmaktadır. Nükleer müzakerenin sona ermesi, Batı ile İran arasındaki tüm diyalog imkanlarının ortadan kalkmasıyla neticelenebilir.

Sonuç olarak denilebilir ki, Batı'nın İran'ın nükleer çalışmalarını denetleme çabalarının gerisinde bu kapasitenin silaha dönüşmesi durumunda İran'ın bölge üzerindeki etkinliğinin kontrol altında tutulamayacağı görüşü bulunmaktadır. Ancak bugün İran'ın etkinliğini arttırması söz konusudur ve nedenleri bambaşkadır. Bu durum İran'ın kendi güç unsurları ve bunları kullanmaktaki manevra kabiliyeti kadar dört dış unsurun da etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bunlar; Irak işgalinin Batı karşıtlığını güçlendirmesi, Irak'ta oluşan güç boşluğu, Suriye'ye Rusya'nın müdahalesi ve İŞiD'in ortaya çıkmasıdır. Bunlar arasında özellikle İŞİD İran'ın Devrimden bugüne gelen "mazlumların sesi" olma iddiasını güçlendirir yönde bir rol oynamıştır. İŞİD'in ortadan kalkması İran'ın bölgedeki etkisini de sınırlayacaktır."

3- Özden Zeynep Oktav, “Orta Doğu’da Şiddet Yanlısı Aktörler” başlıklı sunumunda, İran’ın sahipsiz topraklarda şiddet yanlısı aktörleri etkin bir şekilde kullanan güçlü bir bölgesel aktör olduğunu ifade etmiştir. İran, Hizbullah’ın ortaya çıkmasına yardım etmiştir. 2006 yılında Şii Hilali stratejisinin ortaya çıkması; İran’a açılan sahanın kavramsal bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. Artık bölgede Şii Hilali adını taşıyan bir coğrafya adı kavramlaşmıştır. Uluslararası toplum tarafından onaylanmak gibi bir şeye ihtiyaç duymaması nedeniyle, İran revizyonist ve norm kırıcı bir aktör olarak rahatça hareket etmektedir. İran, Arap Baharı’nı İslami uyanış olarak görmektedir. Fakat Suriye krizi meselesinde güvenlik odaklı hareket etmiş ve stratejik ortağı olan Hamas’la olan ilişkileri bozulmuştur. Norm kırıcı olarak İran, kimyasal silahları kullanan Esed rejimini desteklemeyi sürdürmüştür.


İran, Haşd-i Şabi’yi, İŞİD’in Kirmanşah’a kadar ilerlemesinden sonra ciddi olarak yapılandırmaya yönelmiştir. İran bölgesel yayılmacı siyasetinden ötürü, 2003 işgali sonrası ABD ile işbirliği yapmaktan çekinmemiştir. Özellikle Tikrit’in boşaltılması operasyonunda, ABD hava gücü ile destek verirken, İran yönetimi operasyona karadan destek vermiştir. İran’ın Suriye, Irak ve Yemen gibi pek çok yere müdahalesi nedeniyle, gücünün aşırı derecede dağılması söz konusudur. Bundan dolayı İran’ın şiddet yanlısı güçleri bir yumuşak güç olarak kullanması çok sürdürülebilir değildir. Özetlemek gerekirse,

1) İran’ın aşiret, aile, silahlı çeteler, isyan birlikleri gibi nitelendirilen DDSA (devlet dışı silahlı aktörler) ile ilişkileri Humeyni döneminden itibaren devam edegelen ilişkiler ağıdır. Suriye krizi sonrası ortaya çıkan ortamda bu tip gruplarla ilişkilerini kullanmaya devam eden İran, vekalet savaşları yürütmekte son derece ustadır. Ancak İran halen daha DDSA ile yürüttüğü vekalet savaşları yüzünden haydut devletler listesinden çıkamamaktadır. İran’ın kontrolünde olan ve Bağdat Yönetimi’nin de son derece rahatsızlık duyduğu ve maaşını bizzat kendisinin ödediği Haşdi Şabi’nin insanlık dışı yöntemleri İran’ın reputasyonunun daha da kötüleşmesine neden olmaktadır.

2) Suriye krizi sonrasında İran’ın Suriye, Irak ve Yemen’de silahlı gücünü korumak için yaptığı harcamalar ekonomisini zayıflatmıştır. Yaptırımların kalkması ve dünya ekonomisine entegre olması olasılığı düşüktür.

3) İran’ın balistik füze denemeleri ve DDSA larla ilişkileri İran’ı bir kısır döngüye sokmaktadır ve uluslararası toplum içinde kabul görmemektedir.

4) Ekonomiyi önceleyen bir dönem başlatmaya çalışan Ruhani, Trump dönemiyle birlikte yaptırımların kalkması ve nükleer anlaşmanın sürdürülebilirliği ile ilgili önemli kaygılar taşımaktadır. ABD’de İran’ın mal varlıklarının dondurulması ve buna karşılık Ruhani’nin ABD’yi hırsızlıkla suçlaması ABD-İran ilişkilerinin Trump döneminde parlak olmayacağını gösteren bir örnektir.


4- Süleyman Elik, “İran Şii Milis Güçleri” başlıklı sunumunda İran’ın devlet dışı aktörleri kullanmada uyguladığı askeri stratejiye dikkat çekmiştir. İran’ın yabancı savaşçıları, Şii coğrafyadan sağlanmaktadır. Sunumda Pakistan, Arabistan ve Afganistan Şiilerinden oluşan, yabancı Şii milis güçlerinin, İran tarafından finanse ve organize edildiği ifade edilmiştir.

İran’ın, devlet dışı aktörleri kullanması durumunu iç hukukuna uygun olarak yapılandırdığı görülmektedir. Buna göre, İran, vekalet savaşını Kudüs güçleri yoluyla yürütmektedir. Kudüs güçleri, 20-30 bin kişilik kuvvetle danışmanlık düzeyinde faaliyetler yürüterek, direk olarak askeri müdahalede bulunmamaktadır. Bu anlamda, İran Besici (Besic Direniş gücü 1979’da kurulmuştur) modelini uygulayarak yerel unsurlardan oluşan düzensiz orduları kurmayı başarmıştır. Suriye’de yaklaşık olarak 14-16 farklı gruplardan oluşan 30 bine yakın bir gücü bulunmaktadır. Irak’ta mevcut olan Besici modeli uygulamasında 63’ün üzerinde farklı gurupların toplam 300 bine yakın düzensiz güvenlik odaklı bir yapı oluşturulmuştur. İran’ın Yemen’de uyguladığı model ise, Hizbullah yapılanması modeli olarak şekillenmiştir. Bütün bunlara ek olarak İran’ın Suudi Arabistan ile mücadelesi de önemli bir politik araçtır. Bu bağlamda Elik, “İran rejiminin devamı için güvenlikleştirme siyasetine yönelerek, S Arabistan’la olası bir topyekûn bir savaşa girme olasılığı vardır.” demektedir.

İran, uluslararası hukuk bağlamında bu yöntemden dolayı suçlanmaktan kendisini kurtarmaktadır. Bu strateji aynı zamanda, İran’ın direniş cephesi söylemine uygun düşmektedir. Trump yönetiminin, yeni İran stratejisinde, Şii milisleri terörist listesine alacağını söylemesinin altında, bölgede İran’ın gücünün sınırlandırılması çabası yatmaktadır. Fakat İran kendisini askeri müdahalede bulunmakla eden itham eden suçlamaları kabul etmemektedir.

İran, bu konuda uyguladığı müdahaleyi, reddetme pozisyonu almasına imkan sağlayan bir modelle yapmaktadır. İran her ne kadar generallerini bizzat sahaya sürse de, bu angajmanını devlet olarak reddetme imkanına sahiptir. Elik’in dikkat çektiği diğer bir husus ise, İran’ın Türkiye Caferilerini kullanma yönündeki iddialardır. İran’ın Kum kentinde din eğitimi alan Caferilerin, Türkiye’ de eğitilmesi ile ilgili imkanlar sağlanmalıdır. Türkiye’deki Aleviler, Sünni Blok’un içinde bir tarikat(Bektaşi) ekolü olarak yer almaktadır.

Eğer bu iyi kurgulanmazsa, Sünni bloktan kopan Alevilerin, İran etkisine girmesi, tamamen kimliklerinin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir. Fakat Türkiye’de gerçekleştirilebilecek Alevilerin Caferileştirilmesi projesi de ciddi riskler barındırmaktadır. Dolayısıyla bu tarz eğilimlerden uzak durulması gerekmektedir. Bu noktada Yemen’de aynı şekil ve süreçle Sünni Blok’tan koparılan Zeydilerin Yemen savaşının sebebi olduğu unutulmamalıdır.


5- Cengiz Tomar, “İran’ın Körfez İşbirliği Konseyiyle ilişkileri” başlıklı sunumunda, bölgesel aktörlerin ilişkilerinde, coğrafi, tarihi, dini, ekonomik ve siyasi ilişkilerine bakılması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Körfez konusunda yapılan tartışmalarda, isim noktasında Basra Körfezi, Fars Körfezi, Arap Körfezi gibi isimlendirmelerin tartışmalara konu olduğuna dikkat çekmiştir. Tomar’ın yaptığı açıklamada, Osmanlı’nın Körfez bölgesiyle olan ilişkilerinde bugünkü gibi bir durum söz konusu değildir. Kuveyt, Katar ve Bahreyn bölgeleri Mithat Paşa döneminde Osmanlı idaresinde kaymakamlıkla yönetilmiş, küçük nahiyelerdir. Birinci Dünya savaşıyla elden çıkan bu coğrafya, Hidrokarbon kaynaklarının keşfiyle ekonomik güç merkezleri haline dönüşmüştür.

“Mısır’ın Arap devletlerinin kültürel alandaki lideri” olduğunu ifade eden Tomar, Körfez ülkelerindeki eğitim hizmetlerini sunan öğretmenlerin çoğunun Mısır kökenli olduğunu söylemiştir. İran, devrim ihraç etme politikasını Körfez ülkelerinde sistematik olarak uygulamaya koymuştur. Tarihsel seyre dikkat çekilen sunumda,1980 ve 1990’larda İran’ın devrim ihracı politikasının ciddi bir politika olarak takip edildiğinin görüldüğü vurgulanmıştır. Bu rahatsız edici politika Körfez İşbirliğinin kurulmasına neden olmuştur. İran, Körfez ülkeleriyle dengeli ilişkileri ağını kurarak, sıcak çatışmalardan kaçınmıştır.Örneğin, İyi ilişkiler nedeniyle, Ahmedinecat’la birlikte bu yayılmacı politika tekrar görünür hale gelmiştir.

Tomar, Ortadoğu’daki tartışmaların, Mezhep farklılıkları, Arap-Fars çekişmesi, Doğu-Batı çekişmesi, Selefilik ve Şia radikalliği üzerinden yürütülmekte olduğunu ifade etmiştir. Tomar, mezheplerin, toplumsal tercihlerden ziyade, bizzat devletlerin tercih ettiği siyasi bir eylem olduğunu söylemiştir. Tomar, aynı zamanda Arap Baharı sonrası Monarşik yapıların herhangi bir krizle karşılaşmamasının rastlantı olmadığına, dikkat çekmektedir. Bölgede Monarşik yönetimler Arap Baharı’nda Diktatör Cumhuriyet yönetimlerine nazaran daha dirençli bir tutum sergilemişler ve hiç bir zarar görmemişlerdir. Bu durum, Arap monarşi rejimlerinin toplum tarafından kabulü ile ilgili bir konu olduğunu ifade etmiştir. Buna karşın, Baas gibi diktatör Arap rejimlerinin toplumsal muhalefet ile karşılaşması Arap Baharı’nın bir sonucudur.


6- Bilgehan Alagöz “İran’ın Basra Körfezi Politikası” sunumunda bölgenin sürekli vesayet altında olmasından dolayı kendi inisiyatifini geliştiremediğini ifade etmiştir. Dolayısıyla bölgedeki çatışmaların küresel sisteme bağlı olarak ortaya çıkması söz konusudur. Alagöz, güvenlik sektörleri bağlamında, Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan durumda sadece askeri güvenlik değil ekonomik ve sosyal güvenlik konularının da daha önemli hale geldiğini vurgulamıştır.

İran bölgesel alandaki ilişkilerini incelerken, yapılması gereken ikili ilişkileri mikro düzeyde yaklaşılması gerekiyor. Örneğin, Ahmedinejat zamanında kendisinin S. Arabistan tarafından Hacca davet edilmesi, Katar tarafından Körfez İşbirliği teşkilatının toplantısına davet edilmesi, bölgesel ülkelerin diplomatik kanalları kullanıldığını göstermektedir. Diğer bir örnek ise, Türkiye’nin İran yayılmacılığına karşı Körfez ülkeleriyle işbirliği artmasına rağmen, NATO’nun İstanbul inisiyatifinin, Körfez ülkeleri tarafından kabul görmemesidir. Suudi Arabistan ve Umman’nın İstanbul inisiyatifini tanımaması, kendi rasyonel hesaplarını yaparak İran ile olan ilişkilerini sürdürmeleri ilişkilerin genelleştirilmemesi gerekliliğine bir vurgu olarak görülmelidir.

Petrol fiyatlarının artması ile bölge ülkelerinin silahlanmasına dikkat çeken Alagöz, Arabistan hava sistemlerinde defansif (defensive) silahlanmanın yerine ofanisf (offensive) silahlanmaya doğru yönelinmiştir.

Ekonomik ilişkilerine bakıldığında Körfez ve İran ilişkilerinin arttığı söylenebilir. 2006’dan itibaren ambargodan sonra İran’ın ticari ilişkileri Körfez ülkeleriyle daha da artmıştır. Bu herkesin kendi çevresindeki olan ülkelerle ilişkilerini sürdürmesi anlamında normal olarak görülmektedir. 2015’te ambargolardan muaf hale İran ekonomisi gelişmiştir. İran yaptırımlar öncesine dönmek istiyor. Suudi Arabistan fiyatları düşürdü. OPEC Rusya ile ilişkileri geliştirmiştir. Alagöz ayrıca, OPEC ve İran’la olan ilişkilerine dikkat çekmiştir. OPEC’in son kararlarında Petrol arz taleplerini azaltma yoluna gitmeleri, petrol fiyatları artırılmasına neden olmuştur. Her ne kadar İran ile Suudi Arabistan aralarındaki Şii din adamı Nimri’nin idamı ve Hac Krizlerine rağmen enerji konusunda işbirliğine gitmişlerdir. İran, Suudi Arabistan elçiliğine yapılan saldırıların sorumlularını tutuklayarak, Riyad’la işbirliği imkanlarını aramıştır. İran meselelerini diplomatik olarak yürütmeyi tercih etmiştir.

Diğer bir taraftan, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan’ın baskın bir güç olmasını engellemek ve onu sınırlamak için, İran’la olan ilişkilerini geliştirmeyi politika olarak kullanmıştır. Arap Baharı konusunda Hameney’in görüşü, dini uyanış iken, Devrim Muhafızları meseleyi kısmi bir insani uyanış olarak adlandırarak, büyük güçlerin nezdinde nüfuz alanlarını genişletmeye yönelik bir uğraşı içerisindedir. Devrim Muhafızları Arap Baharı konusunda şüpheci bir şekilde yaklaşmıştır. İran’ın Bahreyn’deki ayaklanmaları çok fazla desteklemesi bu bağlamda değerlendirilmeli ifadelerinde bulunmuştur.


7- Davut Hut, “İran’ın Irak Politikası” nı üç etkinin belirlediğini ifade etmiştir. Bunlar coğrafi, tarihi ve dini etkenlerdir. Hut, İran’ın Irak’taki nüfuz altına alma siyasetinin tarihsel kökenlerinin Persler, Sasaniler ve Safaviler dönemine kadar uzandığını söylemiştir. Dolayısıyla İran, Irak bölgesini doğal bir nüfuz alanı olarak kabul etmiştir. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” cümlesi bu bölgede hayat bulmaktadır. İran-Irak sınırının uzunluğu 1300 km’dir. Batıya doğru genişlemeyi genel bir ilke olarak kabul eden İran için Suriye de önemli bir coğrafyadır. Irak bir atlama ve köprü vazifesi olarak görülmektedir. İran’ın Lübnan’la bağlantı kurmasına yarıyor. Gerek Irak gerekse Bağdat adının Farsça kökenli olması ve daha sonra Arapça olarak üretilmesi İran’ın kültürel etkisini göstermektedir.

Hut, İran’ın Şiiliği milli bir din haline getirerek, tarihsel iddialarını gerçekleştirme imkanını bulduğunu iddia etmiştir. Şiiliğin Irak’taki nüfus oranı %62’dir, bunlar araplardan oluşan Şiilerdir. İran burada demografik açıdan ciddi bir imkan bulmuştur. İran’ın politik manevra alanı olarak Kürt Bölgesel Yönetimi ile olan ilişkilerde farklı bir strateji izlediğini de ifade eden Hut, bu ilişkilerde mezhep politikası devre dışı bırakılarak, ikili eşitlik esasına dayanan ilişkiler kuruldu demiştir.

Hut, 2003 Amerikan işgali sonrası, İran için ortaya çıkan imkanlara dikkat çekmiştir. Baas ideolojisinin devrilmiş olması, 8 yıllık savaşılan bir gücün iktidardan indirilmesi, Irak’ın kapılarını İran’a açmıştır. Mandator devlet olarak İngiltere, Irak Şiilerinin 1921 isyanı nedeniyle, yönetimi Sünnilere teslim etmiştir. Şiilerin ötekileştirilmesi, 2003’e gelindiğinde Şiilerin intikam alma duygusuna dönüşmüş, geçmişteki dışlanma olgusunu değiştirmek, demografik olarak doğal bir sonuç olmuştur. Bundan dolayı Şii muhalefet ve Kürt muhalefet Irak siyasetinde ciddi bir güç elde etmişlerdir.

Hut, konuşmasının devamında, Ali Sistani, Mukteda es-Sadr, Dava Partisi ırak siyasetinde etkin olmasından bahsetmiştir. İran’ın mevcut oluşan şartları kullandığını ifade eden Hut, İran mezhebinin vermiş olduğu imkanları rasyonel olarak kullanmayı başardığını ifade etmiştir. Arap Şiiliği ile Fars Şiiliği arasında farklılıklar olduğunu unutmamak gerektiğini ifade eden Hut, Irak Şiiliğinin Velayet-i Fakih kavramını kabul etmediğini belirtmiştir.

Grup olarak Ammar el Hekim grubu gibi kayıtsız şartsız destekleyen kesimlerin de olduğunu söyleyen Hut, Irak’ta 200’ün üzerinde siyası parti var olması Irak iç siyasetini koalisyonlar üzerinden yürütülmesi ile sonuçlandığını belirtmiştir. Bu da İran’ı arabulucu olarak devreye girmesine imkan vermiştir. Bu bağlamda İran’ın Irak üzerindeki, etkisini göstermektedir. Fakat bu uzun vadeli olmayacaktır ifadelerini kullanan Hut, 10 milyar dolarlık İran-Irak ticaretinin ciddi bir ticaret olarak görülmediğini, dolayısıyla, İran’ın kullandığı Şii havzasının tek ve yekpare bir şey olmadığını, İran’ın yumuşak gücünün abartılmaması gerektiğini belirtmiştir.


8- Özlem Kayhan Pusane “İran ve Terör Bağıntıları” konulu sunumunda, PKK ve İran ilişkilerine dikkat çekmiştir. Pusane, İran’ın Kürtlere bir dış politika aracı olarak baktığını ifade etmiştir. Kendi Kürt nüfusuyla ilgili sorunu olmasına rağmen, İran’ın dışarıdaki Kürtlerin hamisi gibi hareket ederek ciddi bir etki alanı oluşturduğunu söylemiştir. İran’ın PKK’yı araçsal olarak kullanımının kronolojisine odaklanan konuşmada 1980’lerde bu kullanım görünür iken, Türkiye’nin İran Irak savaşında tarafsız kalmasını sağlamak için düşük yoğunlukta tutulması söz konusudur.1990’lardan sonra daha görünür hale gelen araçsal kullanımın Soğuk Savaş sonrasında ikili rekabet ile gündeme geldiği ifade edilmiştir. ABD’nin Orta Asya ve Kafkaslarda Türk modelini desteklemesi ise olası büyük oyunun bir aracı olarak kullanılmıştır.

Fakat 1991 Körfez savaşı sonrası PKK eylemlerinin artmasının altında yatan sebep İran’ın meseleyi araçsal olarak kullanması değildir. Esas gerekçe PKK’nın Kuzey Irak’ta uçuşa yasak bölgede kendisine yeni bir yaşam alanı buluyor olmasıdır. Her ne kadar İran-PKK bağlantısı her zaman gündemde kalsa da, 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması neticesinde İran-PKK ilişkisi yavaşlamıştır. Bunda PKK’nın İran kolu olan PJAK’ın kurulması da etkilidir. 1999-2003 yıllarında İran Türkiye ilişkilerinin artması bununla alakalıdır. İran somut olarak daha önce imzalamadığı PKK’nın terör listesine dahil edilmesini ancak 2004’te imzalamış ve PKK’yı terör listesine almıştır. PKK ile mücadelede İran’ın Türkiye ile ortak hareket etmesi bununla alakalıdır.

Arap Baharı sonrası iki ülke arasında tekrar rekabet artmıştır. Suriyeli Kürtler ile Esed üzerinden bağlantı kuran İran, Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu kırmaya çalışmaktadır. İran Talabani’nin PUK’u ile ittifak niteliğinde ilişki kurarken, Barzani’nin KDP’si ile de dengeli bir ilişki kurmaktadır. Irak’ taki Şiilerin temsilcisi İran olarak algılanırken Kuzey Irak Kürtleri, Türkiye’yi dost ve müttefik olarak görmelerine binaen, İŞİD operasyonlarına karşı, Türkiye’yi yanlarında görmek istemişlerdir. Fakat IŞİDle mücadelede İran direkt destek olmuş, İran Kürt gruplarını aktif hale getirmiştir. Türkiye ise NATO üyesi, AB üyelik süreci, güvenlik politikaları bağlamında, uluslararası topluma angajmanı olduğu için normatif davranmak zorunda kalmıştır. Buna karşın İran bu gruplarla angajmana girmekten çekinmemektedir. Fakat her şeye rağmen, İran’ın PKK terör araçsallığı Türkiye ile ilgili işbirliğine yöneltilebilir. Bu bağlamda iki ülke arasında güvenlik ve işbirliği komisyonları daha aktif şekilde harekete geçirilebilir.


9- Hüsamettin İnaç’ın “Trump dönemi İran’ın Amerika politikası”, başlıklı sunumunda, ABD’nin Ortadoğu politikasını anlamak için, ABD ulusal güvenlik belgesine bakılması gerektiğini söylemiştir. Başkan Obama döneminde, ABD-Ortadoğu ilişkileri her ne kadar başlangıçta Kahire ve İstanbul konuşmalarını dikkate alırsak daha demokratik ve liberal söylemler üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde ABD iç politikaya yönelmiştir. Bölge halklarının ABD karşıtlığını sona erdirmek istemiştir. Fakat 2010 sonrası dönemde, Arap Baharının öne çıkmasıyla, özellikle Obama hükümetinin uygulamaları neticesinde, Sünni blokla tarihi ittifakı ciddi bir sarsıntı geçirmiştir. ABD Iraktaki mevcut askeri varlığını sona erdirerek, kimseye ait olmayan bir coğrafya bırakmıştır. Bunun neticesinde mevcut güvenlik yapıları çökmüş ve vekalet savaşları dönemi başlamıştır.

Trump dönemi Ortadoğu politikası her ne kadar açık olmasa da, Başkan Trump’ın söylemlerine bakılırsa,Sünni blokla ilişkilerin en azından güvenlik bağlamında tekrar revize edildiğini görüyoruz.Her ne kadar toplumsal bağlamda yedi Müslüman ülkeye getirilen seyahat yasağı daha radikal görünse de,Trump tercihini asimetrik güçlerle değil, legal yapı ve hükümetlerle ilişki kuracağını belirterek açıklamıştır. Trump’ın izleyeceği politika daha neoconcu olarak tahmin edilmektedir. Diğer bir söylemle daha çok Cumhuriyetçi bir yaklaşıma gebe gibi gözükmektedir. Obama’nın mirasını redde yönelik izlenen dış politika, İran’ın Şii hilalini reddetmektedir. Nükleer antlaşmayı fesh söz konusu olabilir.Bu bağlamda, İran-ABD ilişkileri devrim sonrası ilişkilere tekrar dönebilir. Bundan dolayı, Trump yönetimi, İran’ın Yemen, Irak ve Suriye deki etkinliğini kırmaya yönelik hamlelere başlamıştır. Cumhuriyetçilere göre, Obama hükümeti, müttefiklerden uzaklaşarak, İran’la iş tutmuş bu da bölgede kaosu artırmıştır. Eski müttefiklerle tekrar ilişki kurma yönünde adımlar atan Trump, Suudi Arabistan İsrail ve Türkiye ittifak sistemiyle ilişkileri tekrar kurabilir. Bunun sonucunda tabii ki İran Rusya ile daha çok yakınlaşır. İnaç, Türkiye oyun kurucu olmasa da oyun bozucu bir aktör olabilir.

10- Cantürk Caner “İran Siyasal Sistemi” konusunda yaptığı sunumda, Şiiliğin İran siyasal sisteminde nasıl kurumsallaştırıldığı üzerinde durdu. İran’ın dünyadaki Müslümanların temsilcisi olarak hareket ettiğini ifade eden Caner, Şiilikte herkesin takip ettiği bir dini lideri olduğunu belirtmiştir. Şii din adamları sınıfının 4400 kişiden oluşan bir ruhban sınıfı olduğunu bunlardan 4000’inin Ayetullah, 400’ünün Uzma makamında olduğunu, Humeyni ve Hameney’in Ruhullah makamında olduğunu belirtmiştir. Ruhullahların peygamberler gibi ismet sıfatına sahip olduğunu, Mehdi gelene kadar dünyadaki durumu idare etmekle yükümlü olduklarına inanıldığını söylemiştir. Sünnilikten ayrıldıkları konu olarak da, fıkıhtaki içtihat kapısı meselesinde, Sünni ilim dünyasının, Kelam, Hadis, ve Siyer konularına sıkışarak, Müslümanların güncel meselelerine çözüm bulamadıkları buna karşın Şiilikteki Ruhbani yapılanmada her Ayetullahın içtihat yapma yetkisi olduğunu ifade ederek yaklaşık 274 web sitesinden canlı olarak fetva ya da meselelere bir çok dilde çözüm önerileri sunmaları, İran’ın küresel vizyonunu göstermektedir.


Çalıştayın Sonuç Maddeleri

1. İran bizim açımızdan İranlılara bırakılamayacak kadar mühim bir Türk kültür havzasıdır. Bundan dolayı, Sünni İran kültür ve medeniyet birikiminin tekrar elden geçirilmesi, ve sistematik bir şekilde yok edilmeye çalışılan, mimari ve yazılı kaynaklara sahip çıkılması gereklidir.

2. İran çalışmalarında, hücresel alan çalışmalarına ağırlık verilerek, ikili ilişkiler üzerinden parçalı çalışmalar yapılmalıdır. Bütüncül yaklaşımlar yanıltıcı olabilir.

3. Türkiye’deki İran çalışmalarında başkalarının söylemleri kullanılmasından dolayı farkında olmadan, Türkiye’de teşkilatmış olan Kudüs gücü ve İran İrşad Bakanlığına bağlı İran lobisinin söylemleri üzerinden bir eylem geliştirilmektedir. Bu da Türkiye’nin bölgesel ve ikili ilişkilerde başarısız olması ile neticelenmektedir.

4. İran siyasal kültürü, tarih boyunca Batı’nın bir alternatifi olarak kendisini kurgulamıştır. Dolayısıyla Batı ile ilişkilerinde bu negatif denge, alternatif sistem önerisini her zaman açık tutmuş ve eşit bir ilişki kurma iddiasında bulunmuştur. Batı’nın İran Pers medeniyetine olan saygısı, kendi medeniyetini anlamlandırma gerekçesi olarak görülebilir. Bu durumda İran’ın Batı ile ilişkilerinde tarihsel olarak bir sıkıntısı bulunmamaktadır. Bundan dolayı, İran’ın Trump döneminde topyekûn bir savaşa girmesi beklenmemektedir.

5. Trump dönemi, ABD’nin Ortadoğu politikası, devrim sonrası Sünni blokuyla olan ittifak ilişkisine yönelecektir. Her ne kadar ABD 7 Müslüman ülkeye seyahat sınırlaması getirse de, legal yapılarla ilişkiye girecektir. Asimetrik yapılarla olan ilişkisi sınırlanabilir. Bu durumda İran’ın negatif bir güç olarak uluslararası sisteme entegrasyonu sınırlanmaya devam edecek gibi görünmektedir.

6. İran’ın Batı ile ilişkilerinde AB ve ABD şeklinde iki farklı dinamik üzerinden yürümektedir. AB ile olan ekonomik ve siyasal ilişkiler daha köklü ve etkileyicidir. Bundan dolayı, İran’ın Batı ile ilişkilerinde AB ağırlık kazanacaktır.

7. İran kendisini Asya kimliğine daha yakın olarak tanımlarken, bunu ticaretinde de öncelemiştir. Özellikle enerji ticaretinde İran’ın Asya marketine yönelmesi doğal bir eğilim olarak durmaktadır.


8. İran küresel sisteme entegre olmada ne Rusya’ya ne de Çin’e yaslanmamaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı nedeniyle ambargo uygulanan İran’ın, tecrübesi dengeli bir diplomasiyi önermektedir.

9. Bölgesel bağlamda İran’ın tutumuna gelince, esas sorunun, Ortadoğu’da, bölgesel oyun kurucu bir aktörün olmamasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı’nın yıkışından sonra, bu boşluğu dolduracak güç olarak İran’ı görmek yanıltıcıdır. İran’ın bölgedeki faaliyetleri, büyük güçlerle ilişki kurmada pazarlık yapabilme imkanına sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

10. Ortadoğu’da sömürgeci güçlerin arzuladıkları mezhep savaşlarının gerçekleşmesinin ne sosyolojik ne de siyasal temelleri bulunmaktadır. Her ne kadar İran Şii blokunun tek siyasal temsilcisi olsa da, Şii dünyasının halk arasında görüldüğü gibi yekpare bir blok olmadığı bilakis çoğulcu bir ideolojik ve sosyolojik yapıya sahip olduğudur. İran’ın ağırlığından oldukça rahatsız olan Arap Şii yapılanmalarının sayıları yadsınamaz derecede çoktur. Bundan dolayı, İran’ın Ortadoğu’da gücü abartılmamalıdır. Türkiye, bu gruplarla doğal bir aracı ve barış kurucu bir rol üstlenebilir, üstlenmelidir.

11. İran’ın Ortadoğu’da etkinlik kurma mücadelesinin üç sebebi vardır; İlki Batı tarafından kuşatılmışlığı kırmaktır. Bunun için gerek Irak’ta gerekse Suriye ve Yemen’de ön cephe savaşları vermektedir. Bu savaşı da araçsal olarak kullandığı unsurlar üzerinden yürütmektedir. Bu araçsallar da genelde Şii havzasından temin ettiği yerli ve yabancı unsurlardan oluşmaktadır. İkinci olarak, Pers milliyetçiliğine dayalı ulus devlet refleksi ile hareket ederek, Batı’ya karşı direniş cephesinin imkanlarını genişletmek istemektedir. Üçüncü olarak, İran’ın Batıya doğru genişleme stratejisinin imkanlarının oluştuğunu görmesi ve boşluğu dolduracak kurumsal Şii İslam’ını yada İslam Devrimini ihraç etme isteğidir.

12. İran, Şii milisleri kullanırken, askeri olarak müdahale etmekten ziyade diplomatik yollarla bölgede barış yapıcı olarak hareket ederken, uluslararası toplumda barış kırıcı olarak hareket etmektedir.

13. İŞİD'in ortadan kalkması İran'ın bölgedeki etkisini de sınırlayacaktır. Bu başka bir deyişle İran’ın Şii milis güçlerini mobilize etmek için kullandığı siyasal propaganda aracını kaybetmesi anlamına gelmektedir.

14. Türkiye’nin izlemesi gereken politika, mezhep odaklı olmaktan ziyade, uluslararası toplumun bir üyesi olarak daha normatif hareket etme yönünde olmalıdır. Türkiye’nin Ortadoğu’ya müdahalesi kalıcı bir askeri amacı gütmemektedir. Osmanlı bakiyesi topraklarda, uluslararası hukuktan doğan müdahale hakkını kullanması doğal olarak anlatılmalıdır. Bu bağlamda İran’ın uluslararası hukuktan doğan hakları söz konusu değildir.


15. İslam dünyasında bulunan, Nusayrilik, Zeydilik, Alevilik gibi akımlar, İran Şiiliğine yaslanmaktan ziyade epistemolojik ve ontolojik olarak Sünni blokun içinde yer almaktadır. Eğer bu farklı dini kimlikler yörüngelerinden saparlarsa kendi kimliklerini yitirerek yok olma riski ile karşı karşıya kalacaklardır. Bundan dolayı, Türkiye’deki Alevi vatandaşlarımızın inançlarının yazılı kaynaklara dökülerek geliştirilmesi ve toplumsal kabul görmesi sağlanmalıdır.

16. Söz konusu dengeleme politikası İsrail ve Rusya ile yürütülebilir. İran ve Rusya şu anda geçici olarak işbirliği yapmaktadırlar. Çünkü Rusya, Esad rejimini belli bir süre devam etmesini ve yerine gelecek yönetimin belirlenmesinde Suriye’deki varlığını ve çıkarlarını önceleyerek politika yürütecektir. Bu, büyük olasılıkla İran’ın önceliklerinin göz önüne alındığı bir süreç olmayacaktır. Tam aksine, İsrail ile hareket edecek bir Rusya karşımızda bulacağız. Rusya’nın İran’ı karşısına almak konusunda pek çekinceleri şu an için yoktur. İran ise Rusya’ya bir şekilde mahkumdur.

17. Suriye’nin geleceği müzakere edilirken Trump ve Putin, İsrail’in öncelikleri doğrultusunda müzakereler yapacaklardır, İran’ın değil. Burada da dikkat edilmesi gereken husus Suriye’nin kuzeyinde kurulması düşünülen Kürt devletidir. İsrail olası bir Kürt devletini desteklemektedir. Trump döneminde ABD, Suriye sonrası düzende İsrail’in çıkarlarının kollanmasına dikkat edecek ve Türkiye ’nin PYD/YPG’yi, PKK ile ilişkilendirdmesine karşın bağımsız bir yapıya dönüştürmeye çalışacaktır. Böylelikle, doğal müttefiklik yapabilme imkanı bulacaktır. Bu aşamada ise Türkiye, İran’ı tamamen karşısına alacak politikalar izlememeli, kendisinin (Türkiye’nin) İran için ne kadar önemli bir pazar olduğunu sık sık vurgulamalıdır. PJAK’ın İran’a karşı kullanılabilecek bir DDSA olduğunu Tahran’a sürekli işlemelidir.

18. Musul ve Kerkük meseleleri, ayrıca Kürt kantonları ve YPG’ye İran’ın verdiği destek, Türkiye ve İran arasında gelecek yıllarda da sorun oluşturmaya devam edecektir. Bu alanda Türkiye’nin şimdi olduğu gibi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’la ilişkilerini her ne kadar farklılık arz etse de ikili ilişkileri çok iyi tutması ve Yemen konusuna çok fazla müdahil olmaması gerekmektedir.

19. İran iç dinamikleri sanıldığının aksine oldukça kırılgan bir yapıya sahiptir. İran’da din adamları oligarşisinin oluşması, devrim muhafızlarının ekonomiyi kontrol ederek rant ekonomisi yaratarak, dış yatırımları ve özel sektör devlet işbirliğini engellemesi söz konusudur. Bu da halihazırda çok zor durumda olan İran ekonomisini daha da kronik bir sorun haline getirecektir. Gelirin adaletsiz dağılımı, fakirlik ve yoksulluğun artması, farklı din ve etnik yapıya sahip olan İran yönetimini zorlayacaktır.


20. Son bir haftadır devam eden, Ahvaz Araplarının isyanı, İran için kritik ekonomik değer arz eden petrol bölgesinde olmaktadır. Bu olaylar ve isyanlar nedeniyle günlük üretimini 700 milyon varile kadar düşürdüğü görülmektedir. İran’da faaliyet gösteren, Cundullah ve PJAK gibi terör gruplarının faaliyetleri, İran’da sanıldığının aksine sosyal bir konsensüs olmadığını göstermektedir. İran’ın iç yapısının oldukça kırılgan olduğunu gösteren sosya ekonomik dinamiklerdir.

21. İran ve Türkiye iki komşu olarak birlikte var olma ve birbirlerinin iç işlerine müdahele etmeme ilkesiyle hareket ettikleri için, sıcak çatışmaya girmemişlerdir. Bir anlamda krizleri yönetmeyi başarmışlardır. İran’ın istikrarı, Tükiye’nin, Türkiye’nin istikrarı da, İran için hayati önem arz etmektedir.Çünkü her iki ülke sömürgeci güçlere karşı tampon ülke olarak konuçlanmıştır.

4 görüntüleme

Copyright © 2015 - 2019 GRTC. All Rights Reserved. Kuruluşumuz Milli İrade Platformu üyesidir.