• GRTC

Analiz - Kimlik: Yerlilik ve Millilik

En son güncellendiği tarih: 8 Kas 2019

Kimlik, bir kişinin ya da toplumun kendini fiziki ve psikolojik olarak güvende hissetmesi için bir yere, bir gruba ya da bir objeye özdeş ve bağlı hissetmesidir. Kimlik pek çok parametreden oluşur ve zaman içerisinde değişir ve dönüşür.




KÜRESEL ARAŞTIRMA DÜŞÜNCE MERKEZİ

GLOBAL RESEARCH THINKING CENTER (GRTC)


KİMLİK: YERLİLİK VE MİLLİLİK


Kimlik, bir kişinin ya da toplumun kendini fiziki ve psikolojik olarak güvende

hissetmesi için bir yere, bir gruba ya da bir objeye özdeş ve bağlı hissetmesidir.

Kimlik pek çok parametreden oluşur ve zaman içerisinde değişir

ve dönüşür. Kimlik, Ötekilik üzerinden inşa edilir. Kişi ya da topluluk kendini

tanımlarken –ister istemez- kendisiyle benzer olanları bir kümeye, kendinden

farklı olanları farklı bir kümeye yerleştirir. Burada önemli olan Ötekiyle

aradaki farkı belirleyen çizginin niteliğidir. Bu çizgi kalın ve provokatifse

Ötekiyle bir arada yaşamak mümkün olmaz. Ancak bu çizgi yumuşak ve inceyse

farklı kültürlerle farklılıkları yitirmeden bir arada, yan yana ve iç içe

yaşamak mümkün hale gelir. Burada önemli olan, kimlik ve tarihin bir kurgu

olduğunu ve bu kurgunun muhtevasını tarihçilerle birlikte büyük devlet ve

siyaset adamlarının şekillendirdiğini zihinlerden çıkarmamak olmalıdır.

Bu bakımdan ana hatlarıyla Türk kimliğinin izlediği yörüngeye bakıldığında

Orta Asya’da oluşan ve Çin’e karşı Ötekilik üzerinden şekillenen Türk

kimliğinin göçler yoluyla tüm Kafkasya’ya, Balkanlara, Avrupa’ya ve 1071

Malazgirt Zaferiyle birlikte Anadolu’ya yayıldığı görülmektedir. Devlet kurma,

teşkilatlanma ve askeri muzafferiyetlerle ön plana çıkan Türk kimliği,

İslam’la şereflenmesiyle beraber medeniyet kurma kabiliyetine kavuştu. Büyük

Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemi daha çok ittifaklar yoluyla Türk

kimliğinin nüfuz alanını genişletme amacına odaklandı. Bu dönem, İslam’ı

algılayış biçiminin de şekillendiği bir dönem oldu. İslam’ın ana akımı olan

Sünnîlik esas alındı ve Türkler Hanefî ve Maturîdî geleneğin tarih boyunca

temsilcisi haline geldiler. Selçuklunun uç beyliği olan Osmanlı beyliği, Batı

ve Hıristiyan Dünya ile temas eden ilk Türk beyliği olarak meşruiyet edindi

ve hızla Balkanlara ve Avrupa’ya doğru ilerledi. Bu dönem Türk sözüKimlik, bir kişinin ya da toplumun kendini fiziki ve psikolojik olarak güvende

hissetmesi için bir yere, bir gruba ya da bir objeye özdeş ve bağlı hissetmesidir.

Kimlik pek çok parametreden oluşur ve zaman içerisinde değişir

ve dönüşür. Kimlik, Ötekilik üzerinden inşa edilir. Kişi ya da topluluk kendini

tanımlarken –ister istemez- kendisiyle benzer olanları bir kümeye, kendinden

farklı olanları farklı bir kümeye yerleştirir. Burada önemli olan Ötekiyle

aradaki farkı belirleyen çizginin niteliğidir. Bu çizgi kalın ve provokatifse

Ötekiyle bir arada yaşamak mümkün olmaz. Ancak bu çizgi yumuşak ve inceyse

farklı kültürlerle farklılıkları yitirmeden bir arada, yan yana ve iç içe

yaşamak mümkün hale gelir. Burada önemli olan, kimlik ve tarihin bir kurgu

olduğunu ve bu kurgunun muhtevasını tarihçilerle birlikte büyük devlet ve

siyaset adamlarının şekillendirdiğini zihinlerden çıkarmamak olmalıdır.

Bu bakımdan ana hatlarıyla Türk kimliğinin izlediği yörüngeye bakıldığında

Orta Asya’da oluşan ve Çin’e karşı Ötekilik üzerinden şekillenen Türk

kimliğinin göçler yoluyla tüm Kafkasya’ya, Balkanlara, Avrupa’ya ve 1071

Malazgirt Zaferiyle birlikte Anadolu’ya yayıldığı görülmektedir. Devlet kurma,

teşkilatlanma ve askeri muzafferiyetlerle ön plana çıkan Türk kimliği,

İslam’la şereflenmesiyle beraber medeniyet kurma kabiliyetine kavuştu. Büyük

Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemi daha çok ittifaklar yoluyla Türk

kimliğinin nüfuz alanını genişletme amacına odaklandı. Bu dönem, İslam’ı

algılayış biçiminin de şekillendiği bir dönem oldu. İslam’ın ana akımı olan

Sünnîlik esas alındı ve Türkler Hanefî ve Maturîdî geleneğin tarih boyunca

temsilcisi haline geldiler. Selçuklunun uç beyliği olan Osmanlı beyliği, Batı

ve Hıristiyan Dünya ile temas eden ilk Türk beyliği olarak meşruiyet edindi

ve hızla Balkanlara ve Avrupa’ya doğru ilerledi. Bu dönem Türk sözü Müslü2

YERLİLİK VE MİLLİLİK

man sözüyle aynı anlama gelecek şekilde Türkler İslam medeniyetini temsil

etme konumuna yükseldiler. Bu bağlamda bir yandan Mâverâünnehir

bölgesinde neşvünema bulan Hanefî-Mâturîdî geleneği, bir yandan Gazzâlî

sonrası dönemde felsefe ve kelam geleneklerini mezceden Fahreddîn er-Râzî

geleneği, bir yandan da Endülüs’ten çıkıp Doğu İslam dünyasının büyük mutasavvıflarının

görüşlerini yeniden yorumlayarak üst bir anlatıda ifade eden

İbnü’l-Arabî geleneği Osmanlı Anadolu’sunda hayat buldu. Teorik düşünce

gelenekleri ve fıkıh okulları, Türkistan’dan çıkıp bütün dünyayı etkileyen Yusuf

Hemedânî, Ahmed Yesevî ve Abdülhalık Gucdüvânî gibi büyük mutasavvıflar

ile Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî ve Yunus Emre gibi Anadolu erenlerinin

hikmetleriyle derinleştirildi. Böylece Balkanlardan Hind Altı Kıtasına kadar

uzanan büyük ve büyüklüğü kadar çeşitlilik barındıran evrensel bir düşünce

ve hayat yorumu gelişti.

Osmanlının en ileri olduğu dönem, Akdeniz’in Müslüman bir Türk Gölü

haline geldiği Kanuni Sultan Süleyman dönemi oldu. Bu dönemde Avrupa,

Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, rasyonalizm, hümanizm ve Kartezyen

felsefe ile Ortaçağın skolastik ve patristik düşüncesini geride bırakmış

ve Antik Yunan’ın demokrasi tecrübesini geliştirerek ‘kazanılmış kimlikler’

ile kendini tanımlaya başlamıştı. Ne var ki bu kazanımlar Avrupa’yı ‘Avrupa-

merkezci’ bir yaklaşıma sürükledi. Bu yaklaşıma göre, bir toplumun ‘uygar’

olabilmesi için Batı’nın izlediği kültürel evrim basamaklarını izlemesi

gerekmekteydi. Öte yandan bu yaklaşım Doğu’ya karşı ‘Oryantalist’ bir bakış

açısını geliştirdi. Buna göre, Doğu medeniyeti kendine verilmiş zenginlikleri

kullanabilecek akli kapasiteden mahrumdu ve bu kaynakları sözde dünyanın

hizmetine sunmak için emperyalizm ve koloniyalizm politikaları geliştirildi.

Hâlbuki 16. yüzyılda doğuda güçlü bir Türk imparatorluğu olmasaydı

Batı kendi içinde kenetlenerek güçlü bir Avrupa kimliği oluşturamayacak,

daha batıya giderek kendi ulusal değerlerini evrenselleştirmek üzerinden bir

Avrupa uygarlığı kuramayacaktı. Dolayısıyla Osmanlı, Avrupa’yı tehdit eden

bir ‘oluşturucu öteki’ halini almıştı.

Osmanlı son dönemi Avrupa ile yüzleşme süreci üzerinden farklı sosyo-

politik ve kültürel kimliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Duraklama ve

gerileme dönemine giren bir devlet, tarihte ilk defa, tehdit olarak gördüğü

bir uygarlığın tehdidinden korktuğu için o uygarlıkla bir araya gelmeye karar

verdi. Bu dönemde modernleşmeden anlaşılan, batılılaşma oldu. Fransız İh3

tilali’nin getirdiği milliyetçilik furyasına karşı durmak için ‘ittihad-ı anasır’

fikri üzerinden Osmanlıcılık, modern değerlerin tehdidine karşı İslamcılık,

Türk unsurunun yok olma tehdidine karşılık Türkçülük akımları gelişti. Bir

de geleneğimiz ve milli-manevi değerlerimizden dolayı geri kaldığımızı düşünen

ve meşruiyetini sadece batıyla güçlü temasından alan bir batıcı kimlik

ortaya çıktı.

Osmanlı son döneminden günümüze kadar yaşadığımız süreçte Türk

kimliği, Avrupa ve batılılaşma üzerinden kendinden yeniden tanımlama

çabası içerisine girdi. Bu süreç kendini üç seviyede gösterdi. Birincisi; gelenekle

moderniteyi bir arada yaşatmaya çalışan, askeriye üzerinden modernleşmeyi

esas alan, imparatorluk içerisinde gayr-i Müslim azınlığın haklarını

yükseltmek suretiyle Batı’nın bir parçası olmaya çalışan düalist Osmanlı son

dönem modernleşmesi oldu. İkinci düzey; gelenekten koparak tamamen batılılaşmayı

esas alan ve bu meyanda radikal toplumsal değişimleri zorlayarak

yukarıdan aşağıya bir modernleşmeye dayanan Kemalist modernleşme

sürecidir. Üçüncü düzey ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne resmen aday ilan

edildiği 1999 Helsinki Anlaşmasından günümüze kadar süren, Avrupa Birliği

ekseninde entegrasyon sürecidir. Sözünü ettiğimiz entegrasyon sürecinin ilk

başlarında Avrupa Birliği görece demokratik değerler üzerinden kendini inşa

ettiğinden dolayı her ne kadar Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet emiş

olmasına ve sivil-asker bürokrasinin oluşturduğu vesayet ve oligarşiyi kırmada

‘dışsal bir değişim enstrümanı’ olmayı başarsa da, zamanla Avrupa’nın

kendini ırkçılığa, şovenizme, yabancı düşmanlığına ve İslamofobiye teslim

etmesiyle bugün bu tesirini yitirmiş durumdadır.

Tüm bu tarihsel ve kuramsal arka planı esas alarak ve bu süreçlerden gerekli

dersleri çıkararak Türkiye’nin kimliksel anlamda kendini yeniden inşa

etme mecburiyeti bulunmaktadır. Zira siz kendinizi tanımlamazsanız başkalarının

sizin adınıza sizi tanımlayarak kültürünüzü ve kimliğinizi kuşatma

çabası içerisinde gireceği muhakkaktır. Öte yandan Türkiye’nin 16 Nisan

2017 referandumuyla beraber Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerinden

yeni bir inşa sürecine girdiği dikkate alınmalıdır. İtalyan Ulusal Birliği’ni

sağlayan ve modern İtalya’yı kuran Mazzini’nin ifadesi, ulus-devletin ulus-inşasındaki

rolünü çok bariz bir biçimde ifade eder: ‘İtalya’yı kurduk. Şimdi sıra

İtalyanları yaratmada’.

Kimliğimizi yeniden inşa ederken en başta, kimliğimizi ‘uygarlık oluştu4

YERLİLİK VE MİLLİLİK

rucu’ olmaktan uzaklaştıran geçmiş politika ve uygulamaları nazar-ı dikkate

almak gerekir. Bu bağlamda dönemin İngiliz başbakanı Llyod George’un İngiliz

parlamentosunda sarf ettiği; ‘ Türkleri mağlup etmenin yegâne yolu, onların

elinden kutsal kitaplarını ve dinlerini almak ve geçmişlerini kötülemektir’

sözlerini vurgulamamız lazımdır. Bu bakımdan – en başta belirttiğimiz

üzere - kurgusal bir nitelik taşıyan kimliğin temel parametrelerinin yeniden

yorumlanması, en temel önceliğimiz olmalıdır. Bunu yaparken ülkemizin henüz

tam manasıyla milletleşme/uluslaşma sürecini gerçekleştiremediğini, vatanın

devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü konusunda hemfikir olmayan

unsurların varlığını göz ardı etmemek icap eder.

Yeniden inşa edilmesi gerekli olan parametrelerin başında din olgusu gelmektedir.

Zira Türklük, İslam’la buluşmadan önce bir medeniyet inşa edecek

mahiyet kesp etmiyordu. Öte yandan dinleri kaybeden Türklerin kimliklerini

de yitirdiklerini Macarlar ve Bulgarlar üzerinden müşahede etmek mümkündür.

Nitekim iki binli yıllarından başından itibaren dünya politikası ‘kimlik

siyaseti’ üzerinden belirlenmeye başlanmış, din, mezhep, etnik köken ve

ulusal aidiyetler kimliklerin şekillendirmesinde birincil rol oynamışlardır. Bu

bağlamda en çok hasara uğrayan din, İslamiyet olmuştur. Zira NATO, Sovyet

Rusya’nın komünist bir tehdit olarak tarih sahnesinden çekilmesinden sonra

İslam’ı en büyük tehdit olarak algılamış ve varlığını İslami terörle mücadele

üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ne var ki, ortada büyük bir sorun

mevcuttur: İslam vardır ama İslami terör söz konusu değildir. İslami terörü

çıkarmak da NATO ve NATO’nun desteklediği düşünce kuruluşlarına ve istihbarat

örgütlerine düşmüştür. Nitekim CIA, 1995’te yayınladığı Global Trends

2015 raporunda, 2015 yılına geldiğimizde dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarının

yüzde 85’inin halkı Müslüman olan ülkelerin elinde olacağını ve

şimdiden tedbir alınması gerektiğini açıkça deklare etmiştir. Bu rapor, izlenecek

küresel politikaların adeta bir işaret fişeği olmuştur. İkiz Kulelere yapılan

11 Eylül 2001 terörist saldırıları, İslam’la terörü bir araya getirmeyi amaçlayan

kumpasın ilk adımıydı. Bu saldırı bahane edilerek gerçekleşen ABD’nin

Irak ve Afganistan işgalleri, 2004 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rice

ve Richard Holbrook’un geliştirdikleri Ilımlı İslam (moderate Islam) ve Büyük

Ortadoğu Projesi / İnisiyatifi ve Avrupa’da hayata aktarılmaya çalışılan

‘Euro-Islam’ hep aynı hedeflere hizmet etmekteydi: Birincisi; İslam’ı radikal

ve ılımlı olarak ayırarak kategorik anlamda İslam’ın medeniyet kurma iddiasını

çökertmek ve ikinci olarak da İslam’la terörü özdeşleştirmek…

5

Ne var ki, son bir- iki yıl öncesine kadar açıkça hedef tahtasına konulduğu

deklare edilmemiş üçüncü bir hedef daha vardı: İslam’la demokrasi

arasında ahenk kurarak özgün bir modalite oluşturan Türkiye’yi çökertmek.

Zira Türkiye, Avrupa için korkutucu neticeler yaşatacak bir İslam anlayışını

benimsemişti. Halkı Müslüman olan elli yedi ülkenin içerisinde modern,

demokratik, batılı değerlerle mücehhez ve İslam’la demokrasiyi uzlaştırabilen

yegâne ülke Türkiye’ydi. Eğer Türkiye’nin İslam anlayışı yayılır ve başka

ülkeler tarafından da model alınırsa İslam’ın yayılması ve geniş bir kabul

görmesi gibi bir tehdit söz konusu olabilirdi. İslamofobiyi tetikleyen temel

insiyak buydu. Bu anlayış çerçevesinde önce 2004-2005 yıllarında Ukrayna

ve Gürcistan üzerinden Türkiye’nin kuzeyi, 2010 yılında Arap Baharı üzerinden

Türkiye’nin güneyi ve 15 Temmuz 2016 tarihi itibarıyla da bizatihi Türkiye’nin

kalbi hedef alındı. Nitekim 15 Temmuz işgal girişiminde kullanılan

dâhili aktörler, Mesihlik ve Mesianik anlayışlarla çarpıtılmış bir din algısı

üzerinden hayat bulan robotlar ve mankurtlardı.

Şöyle ki, 1979 Sovyet Rusya’nın Afganistan işgaliyle ortaya çıkan el-Kaide

ve Taliban, Afrika’yı kasıp kavuran Boko Haram, Amerikan işgalinin

Irak’ta neden olduğu mezhep çatışmaları ve Arap baharının yarattığı istikrarsızlık

üzerinden şekillenen DEAŞ terör örgütleri kendilerini İslam üzerinden

tanımlamaktadırlar. Batı da elinde tuttuğu enformasyon ve medya

gücüyle terör üreten çarpık zihniyeti, gerçek İslam olarak pazarlamaktadır.

Sosyal medya ve farklı iletişim kanalları ülkemiz gençlerini de batılılaşmanın

getirdiği aşağılık kompleksi üzerinden agresif ve radikal tutumlara dini meşruiyet

kılıfı/kisvesi giydirebilmektedir. Bu noktada at izi, it izine karışmakta

ve İslam’ın temiz ve sahih kaynakları bir kenara bırakılarak bazı din bezirgânlarının

eylem ve söylemleri berrak zihinleri bulandırmaktadır.

Bu bağlamda yeni bir kimlik inşasında ülkemiz açısından İslam’ın yeniden

tanımlanması bir zaruret halini almıştır. Burada kastımız, kesinlik dinin

reforme ve modernize edilmesi değil, bilakis dinimizin sahih kaynaklarından

hareketle yüz yıllardır tatbik ettiğimiz gerçek İslam’ın esaslarının sosyo-

politik boyutlarıyla bir referans çerçevesi olarak güncellenmesidir. Türk

tarihine, özellikle Selçuklu dönemine ameli anlamda –kentli bir toplum olarak

- Hanefi mezhebini benimsememiz, Allah’la kul arasında en sağlam rabıtayı

kuran Maturidi akaidine sarılmamız ve Ehl-i Sünnet çizgisi üzerinden

gerçekleşen kutlu yürüyüşümüz açısından tekrar analiz edilmelidir. Bu ter6

YERLİLİK VE MİLLİLİK

cihlerin dinin ana umdeleri olarak bir medeniyet inşasında oynadıkları roller,

insan-toplum-devlet-medeniyet ilişkileri bağlamında irdelenmelidir.

Öte yandan etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar üzerinden yakın coğrafyamızda

butik kent devletlerinin kurulmaya çalışıldığı bir dönemde dinin

ayrıştırıcı değil, bilakis uzlaştırıcı dili hâkim kılınmalı, özellikle Avrupa

Birliği’nin İlerleme raporlarında açıkça deklare ettiği Alevilik üzerinden din

inşasına müsaade edilmemelidir. Bu bağlamda dini referanslı cemaat ve tarikatların

çalışmaları eğitim ve özellikle finans boyutuyla devletimizin kayıt

ve kontrolü altına alınması ve siyasete dair hususlarda cemaat ve tarikatların

müdahale ve nüfuzunun kırılması hayati önemi haizdir.

Kimlik inşanın bir diğer parametresi tarih alanı olmalıdır. Tarihe tarafsız

kaynaklardan baktığımızda, içinde Türklerin olmadığı bir histiyografyanın

(tarih yazımı) söz konusu olmadığı kolayca görülecektir. Ne var ki, bugün

batılıların ve Türkiye’nin tarih içerisinde ötekisi olmuş milletlerin yazdığı bir

tarihi okumaktayız. Bu tarih algısı, bizde iki yüz yıl süren batılılaşmanın getirdiği

ezikliği ve aşağılık kompleksini yaşatmaktadır. Tarihi büyük şahsiyetler

ve tarihi dönüştüren olaylardaki rolümüz yok sayılmakta ve adeta tarih,

yeni Türkiye’nin kuruluşuyla başlatılmaktadır. Gene en başta ifade ettiğimiz

üzere, tarih bir kurgudur. Ancak bu tarihin aynı zamanda bir sosyolojisi de

olmalıdır. Ruhun, inancın, maneviyatın ve hayata bakış açısının yansıtılmadığı

ve içinde halet-i ruhiyenin mündemiç bulunmadığı bir tarih, okuyana

şuur vermekten ve ibret kaynağı olmaktan uzak bir kronoloji olarak kalmaya

mahkûmdur. Bu bakımdan dünyaya yön veren şanlı Türk tarihi, kendi kaynaklarımızı

esas alarak ve karşılaştırılmalı kültür ve tarih analizlerini kapsayacak

bir biçimde yeniden yazılmalıdır.

Kimlik inşasında bir diğer unsur, yaygın ve örgün eğitim sistemidir.

Hemen hemen tüm milletler kendi uluslarını teşkil ederken eğitim sistemi

üzerinden vatandaş yetiştirmeyi esas almışlardır. Bu bağlamda bu ülkenin

vatandaşı olmanın temel kriterleri millilik ve yerlilik üzerinden yeniden tespit

edilmeli ve müfredat bu anlayış etrafında yeniden dizayn edilmelidir. Tarihte

Türkler ve Müslüman âlimlerin başarıları bilim tarihi içerisinde ya da

Türklerin dünyayı değiştiren zihniyet ve anlayışları sosyoloji disiplininde ve

yahut Türk düşüncesinin dünyaya kattığı zenginlik felsefe ve mantık alanlarında

genç insanımızın dimağına kazınmalıdır. Böylelikle geçmişteki başarılarımızın

geleceğimizi de teminat altına alacak bir kapasiteyi beraberinde

7

getireceği bir bilince ulaşılabilir. Yukarıda belirttiğimiz üzere, ülkemiz henüz

tam olarak uluslaşma sürecinin tamamlayamamış bir devlettir. Bu bakımdan

Cumhurbaşkanımızın ifadesinde yerini bulduğu üzere Rabia – tek devlet, tek

millet, tek vatan ve tek bayrak – ülküsü üzerinde birleşme, ancak milli ve yerli

bir eğitim sistemiyle sağlanabilir. Bu bağlamda eğiticilerin yeniden eğitilmesi

ve toplumun farklı kesimlerini kapsayan köklü bir zihniyet dönüşümü kaçınılmazdır.

Kimliğin inşasında bir diğer önemli faktör, sermayenin millileştirilmesi

ve yerlileştirilmesidir. Bir ülkenin ideolojik ve sosyolojik dönüşümünü sağlayan

daima orta sınıflar olmuştur. Demokrasi, insan hakları ve eğitim yoluyla

sosyal tabakalaşmanın özgürce ve adil bir biçimde sağlanması, milli ve yerli

unsurların yönetimde yer almasına ve toplumsal dönüşümün sağlanmasında

öncü rol oynamasına imkân sağlayacaktır. Bu bakımdan işleyen bir pazar

ekonomisi içerisinde demokratik imkânları kullanan her bireyin terfi ve yükselme

umudu güçlü tutulmalıdır. Bu da ancak dışarıya bağımlılığı azalmış,

kendi öz sermayesini oluşturmuş, savunma ve güvenliğini millileştirmiş bir

ekonomiyle mümkün olabilir. Bu bakımdan hızla sanayileşen ülkemizin en

büyük sıkıntısının enerjide dışa bağımlılık olduğunu dikkate alarak yerli kaynaklarımıza

odaklanmamız gerekmektedir.

Son ve en önemli unsur olarak, kimlik inşasında en önemli dönüşüm

devletin kimlik bağlamında yeniden tanımlanmasıdır. Bilindiği üzere, devleti

tanımlayan en önemli belge, Anayasadır. Anayasada ülkenin kendini tanımlaması

üzerinden vatandaş-devlet ilişkisi ihdas edilir. Uyrukluk, vatandaşlık

ve tabiiyet birtakım referans çerçeveleri üzerinden tarif edilir. Bu bakımdan

diyebiliriz ki, her devletin bir kimliği vardır ve devletler kendi çizdikleri kimlik

tanımına bağlı olarak dostlarını, düşmanlarını, tehditlerini, hedeflerini,

taktik ve stratejilerini tespit ederler. Ne yazık ki, ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde,

henüz demokratik ve sivil bir anayasaya sahip olmamanın

getirdiği menfi tesirler kimlik bağlamında da kendini göstermektedir. Kıta

Avrupa’sının hukuk sistemine bağlı katı bir bürokrasinin esas alındığı anayasamızda,

en büyük tehdit vatandaştır. Devlet kendisine ait bir kamu hukuku

ihdas ederek tehdit olarak gördüğü vatandaşına karşı kendini koruma tedbirleri

almıştır. Vesayet ve oligarşinin taşıyıcısı olan anayasal kurumlar, ulusal

egemenliği hâkim kılmaya manidir. Devletin halkı denetlediği katı bir mekanizma

göze çarpmaktadır. Tüm bu menfi unsurların nedeni, devletle milleti

8 YERLİLİK VE MİLLİLİK

ortak bir noktada buluşturacak bir devlet kimliğinin ortaya konulmamış olmasıdır.

Milletin öncelikleriyle devletin önceliklerini birleştirecek ülküler, değerler

ve inançlar Anayasa’da açıkça tadat edilmedikçe toplumsal anlamda millilik

ve yerlilik hâkim olamayacaktır. Her ne kadar yönetim biçimimizi değiştiren

değişiklikler başta olmak üzere, Anayasamız pek çok defa tadil edilmiş olsa da

iki yüz yıldır batılılaşma cenderesinin yarattığı kimlik problemlerini yaşayan

milletimizin daha somut bir biçimde devlet-millet kucaklaşmasına ihtiyacı vardır.






28 görüntüleme

Copyright © 2015 - 2019 GRTC. All Rights Reserved. Kuruluşumuz Milli İrade Platformu üyesidir.